Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 


Sayın Mustafa SEVİMLİ,

Rıfat ILGAZ'ın oğlu Aydın ILGAZ'ın "Kuzguncuk'ta Bir Çocuk" adını verdiğim ek'teki yazısı üzerine Ben de yine ekteki "Kuzguncuk'ta İkinci Çocuk" adlı yazıyı kaleme almıştım.

Kuleli'nin unutulmaz komutanlarından General İhsan Aksoley (Paşa Baba) ile ilgili yazınız üzerine bu yazıları sizlerle paylaşmak istedim.

Lütfen önce "Kuzguncuk'ta Bir Çocuk" sonra da diğer eki okuyun. Birincisi nefis "mahur semayi" eşliğinde olduğundan sesli dinlenmeli.

Ne diyelim, "...zaman olur ki hayali cihan değer..."

Şahsınızda camianıza en derin saygı ve sevgilerimi iletirim.

"Yaşasın askerlerimiz. Bizim askerimiz."



Oğuz ÖZTUZCU, Mimar, İstanbul

Not : Bu yazıyla ilgili olarak "19 Mayıs 1970 "Paşa Baba Çok Yaşa" başlıklı yazıyı okumak için buraya tıklayınız.


 
1950’ler ;
Kuzguncuk’ta Bir Çocuk


Okuyacaklarınız henüz çıkmamış bir kitabın yazısı, yazılmakta olan satırların sabredilemeyip yazılıvermiş bir önsözü, Boğaziçi’nin belki de en güzel döneminin, 1950’lerin Kuzguncuk’unun küçük çocuğu Aydın ILGAZ’ın anlattığı “yazmakta oldukları”, siyah beyaz bir masumiyet döneminin rengârenk kesitidir..

Küçük bir çocuktu Aydın.

Babasının; yani bir ülkenin yedisinden yetmişine bağrına bastığı “Hababam Sınıfı”nın “öğretmen” yazarı Rıfat ILGAZ’ın günümüzde ders kitaplarında okutulan şiirlerinden ötürü polis tarafından arandığı yıllardı.

Öyle ki, kız kardeşi Yıldız’ın doğumunda bile babası hastane bahçesine gizlice gelebiliyor, doğumu pencereye işaret olarak konan yastıktan öğrenebiliyordu. Bu buruk doğum haberi daha sonra "Sarı Yazma" kitabında da yer alacaktı.

Güzeller güzeli annesi Rikkat Hanım da Pertev Niyal Lisesi’nde öğretmendi ve onun maaşıyla kıt kanaat idare ediyorlardı. Baba Rıfat ILGAZ arandığı için annesinin de işi tehlikedeydi. Bir gün Beşiktaş vapur iskelesinde buluşuldu; küçük Aydın’a durumu anlattılar. Annenin işinden olmaması için boşanmaları gerekiyordu. Boşandılar.


Önce küçücük kardeşi Yıldız ve annesiyle Çengelköy Bakırcılar Sokak’taki Büyükanne'nin evinde kaldılar, daha sonra 1951’de Kuzguncuk’a, kâğir eski bir Rum evine taşındılar.

Aynı duvarı paylaşan cami ve kilisesiyle, sakin, her dem yardıma hazır mütevâzi insanları, İcadiye Caddesi, parke taşları, bostanları, iskeleye yanaşırken “vaat – vaat” diye düdük çalan ince uzun vapurlarıyla Boğaz’ın Anadolu Yakası’ndaki şirin mi şirin bir hoşgörü semtiydi Kuzguncuk.

Bir zamanlar Marko Paşa’nın evi olan Kuzguncuk İlkokulu’na gidiyordu Aydın. Evlerinden gelen giden vapurları görebiliyor, hepsini tanıyor, okuma yazma bilmeyen kardeşi Yıldız, 66 Boğaziçi, 71 Halas, 68 Güzelhisar diye vapurları sayabiliyordu.

Arkadaşlarıyla bellerine ip bağlayıp kendilerini tertemiz Boğaz sularına bırakıyorlar, küçük motorlu bir kayığın gücünü aşamadığı Boğaz’ın akıntısında - girdapların az ötesinde yüzmeyi öğreniyorlardı.


Tabii mayoları olmadığından çoluk çocuk elbiselerini tahta minareli Cemil Molla Cami’nin bir köşesine gizleyip serin sulara anadan doğma atlıyorlardı. Bir keresinde ders olsun diye arkadaşlarının babası Polis Mehmet elbiselerini aldığında, bir yandan ağlıyor, bir yandan da tek elleri önlerinde - tek elleri arkalarında Kuzguncuk sokaklarına çırılçıplak arkasından koşarak yalvarıyorlardı.

Artık balık gibi yüzmeye başladıklarında, parke taşlı yollardan ağır ağır geçen kamyonların arkalarına atlayıp Kandilli’ye gidiyorlar; Kandilli Yokuşu’nu çıkarken yavaşlayan kamyondan atlayıp kendilerini Boğaz’ın akıntısına bırakıp son sürat Marmara’ya – evlerine doğru gidiyorlardı. Akıntıya atladıklarında, ortadaki girdabın dışından Boğaz’ın ortalarına geliyorlar, akıntının makas yaptığı yerleri çok iyi bildikleri için Sarayburnu tarafına giden akıntıya geldiklerinde tramvay gibi akıntı değiştiriyorlardı.

Çengelköy’ü geçtikten sonra Paşalimanı önlerinde Cahide SONKU’nun kocası Mithat NEMLİ’nin binasına doğru yüzüyorlar, Zeki MÜREN’in "Bahçıvan" filminin de çekildiği Şevket MOCAN’ın köşkünün önündeki ters akıntıya geçip, Kuzguncuk vapur iskelesine varıyorlardı.


Bu akıntıya kaptırıp gitme işi öyle olağan bir hale gelmişti ki, Boğaz’ı gören evlerindeki annesi, küçük Aydın’ı merak ettiğinde camdan bakıyor, oğlu Boğaz’ın ortasında arkadaşlarıyla akıntıya kapılmış çırpınıyorsa içi rahat ediyordu.

Bir de vapurlara dadanmışlardı. Gizlice atladıkları vapur, iskeleden ayrılır ayrılmaz don gömlek kaptan köşküne çıkıyorlar, camı tıklatıp kaptanı kızdırıyorlar, kovalanırlarken o yükseklikten denize atlayıp kıyıya yüzüyorlardı.

Aslında kaptanlar da tanıdık olmuştu. Şevket MOCAN’ın yalısının yanında emekli bir paşa otururdu. Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri her cumartesi vapura bindiklerinde, tam paşanın evinin önünden geçerlerken paşaya tempo tutup selam veriyor, kaptan uzun uzun vapurun düdüğünü çalarken, paşa da selamla onlara karşılık veriyordu.

Bir gün kapı çalındı; Aydın kapıyı açtığında karşısında susmasını işaretleyen babası Rıfat ILGAZ duruyordu.
Artık orada saklanacaktı.


Komşuları Polis Şaban’a durumu anlattılar. Polis Şaban, İstanbul vali ve belediye başkanı Ordinaryus Profesör Fahrettin Kerim GÖKAY’ın vilâyet binasındaki koruma görevindeydi. Doktor olduğu için Fahrettin Kerim’in kızınca belden su aldığını sanıyorlardı.

Polis Şaban,dostça merak etmemelerini,kendisinin durumu bilmeyeceğini söyledi.Böylece evde gizlenen babalarıyla yaşam başlamıştı. Dışarıda, sivil polisler gelip gitme olacak mı diye evi kontrol ederlerken, öğretmen Rıfat IİGAZ çocuklarına ders çalıştırıyordu.

Eve bir gelen olursa kapılar kapatılıyor, tüberküloz hastası Rıfat ILGAZ, ses duyulmasın diye içeride yastığı yüzüne kapatarak öksürebiliyordu. Arada kontrol amacıyla eve Rıfat ILGAZ imzalı telgraflar geliyor, anne Rikkat Hanım da sanki kocasının nerede olduğunu merak ediyormuş gibi gizlene gizlene postanelere gidip kocasını arıyordu.

Evlerine mahkemeler ve diğer konulardaki haberleri Can YÜCEL getiriyordu. Bir gün Can YÜCEL, küçük Aydın’a bir avukata toplatılan “Devam” adlı şiir kitabıyla ilgili bir dosya götürmesi gerektiğini söylemişti. Bu avukat daha sonra Türk siyasetindeki kilometre taşlarından birisi olacak Mehmet Ali Aybar’dan başkası değildi. Mahallenin çocukları bu olimpiyatlardaki yüz on metre engelli koşucumuz ve Balkan Şampiyonu Mehmet Ali AYBAR’a hayrandılar. AYBAR’ın eşi ile bir Johnson motor gibi Boğaz sularını katedişlerini izlerler, bir yandan da komünist diye tanıdıklarından, korkarlardı.


Bu korku kendini deniz kıyısında oturan Nazım Hikmet’in teyze kızı Sara Hanım’ın evinin önüne gidip hep bir ağızdan “komüniiiist, komüniiiist” diye bağırdıklarında da kendisini göstermiş; Sara Hanım da kendilerine yukarıdan su dökerek cevap vermişti. Akşam evde durumu Rıfat ILGAZ’a anlatınca ve baba da bu işe çok kızınca, ertesi gün gidip özür dilemişler, şekeri haketmişlerdi.

Aydın’ın bir arkadaşı vardı, evlerine gelir giderdi ve baba Rıfat da içeride gizlenirdi. Bir gün evlerine gittiğinde arkadaşının babası Aydın’a kötü haberi verdi:

Söyle babana hazırlansın; yarın onu almaya geleceğiz...

Arkadaşının babası kendisini gemilerde müfettiş olarak tanıtan bir sivil polisti ve Aydın arkadaşına, arkadaşı da babasına evin gizli sakininden söz etmişti.

Aydın durumu ağlayarak babasına söylemiş, Rıfat Ilgaz da:

"Söyleyin, Berber Emin gelip, traş yapsın" demişti.

Ayların uzamış saçı kesilmiş, sinekkaydı traş olunmuş ve babayı alıp götürmüşlerdi.
Anne ve babasının en uzun birlikteliği bitmişti.


1955 yılıydı; bir gün büyük bir panik yaşandı. Kuzguncuk’un Rum sakinleri kendilerine ve diğer dost bildiklerinin evlerine sığınmıştı. 6-7 Eylül olayları yaşanıyordu; gözü dönmüş bir kalabalık “Atatürk’ün Selânik’teki evini bombaladılar” haberiyle galeyana gelmiş, ortalığı yakıp yıkıyordu. Karşı kıyıda ateşler yakmış bir kalabalığın ilerleyişi görülüyor, uğultusu Kuzguncuk’tan duyuluyordu.

Ertesi gün karşı kıyıya geçti; İstiklal Caddesi’ne gitmeye çalıştı Aydın. Sıkıyönetim ilan edilmiş, Beyoğlu’na giriş çıkışlar kapatılmıştı. Ama Aydın bir binanın altından bir geçit biliyordu ve Beyoğlu’na çıkabilmişti.

Gördüğü manzara inanılmazdı. Dükkanlar yakılmış yıkılmış, yağmalanmıştı. Buzdolapları o hırsla ikinci - üçüncü katlara çıkartılıp pencelerden yollara atılmıştı. Sokaklarda vitrinlerden atılmış deniz motorları dururken Beyoğlu adeta kumaşla kaplanmıştı. Yüzlerce metre top kumaş tramvayların arkasına bağlanarak açılmış, jiletlerle ufak ufak parçalanmıştı. O bisikletine hep almak istediği şarj dinamosu bile bir dükkan vitrininden sokağa fırlatılmıştı.

İstanbul İstanbul olalı böyle bir ayıp yaşamamıştı, yaşamayacaktı.


Derken yıllar birbirini kovaladı ve Boğaz’dan çok çocuksuz sular aktı.
Artık pek çok iskeleye uğramaz oldu Boğaz vapurları, güzelim iskeleler boynu bükük, üzerlerindeki yazılarıyla kaldı.Boğaz’ın bakir sırtları doldu taştı, yalıları birer birer yandı, yeşilin yerini beton, sevginin yerini rakamlar aldı. Kuzguncuk’un güzelliği, Göksu’nun alemi, Küçüksu’nun küçüklüğü hep şarkılarda kaldı.

Rıfat ILGAZ şimdi milyonların sevgilisi..."Hababam Sınıfı" Cumhuriyet Türkiyesi’nin en klâsikleşmiş eserlerinden birisi.

Yukarıdaki anlatılanlar ise umarım Kasım ayında çıkacak,
umarım bizi alıp masumiyet dönemlerine taşıyacak bir kitabın;
Sarı Yazma’sından Karartma Geceleri’ne babasının eserlerini yeni nesillere taşımaya çalışan , her yıl Cide’de kültür festivalleri düzenleyen, öykü yarışmaları, şiir yarışmalarıyla gençleri kaleme kağıda teşvik eden - yemeğinden sohbetine, “alelaceleleştirilmiş” bir toplumda - kazanmamaya tutuklu bir yayınevi sahibi, akıntıya kulaç atan Kuzguncuk’un küçük çocuğu Aydın ILGAZ’dan bir otel lobisinde, sabaha karşı dinlediklerimin özeti.

Yolunuz bir gün Kuzguncuk’a, Kuzguncuk’ta da “İsmet Baba’nın Yeri”ne düşerse, gün batımında dünyanın en güzel manzarasına bakın ve kadehinizi,

Rıfat ILGAZ öğretmen, Can Baba (YÜCEL), Aydın ILGAZ, Uğur YÜCEL, Kuzgun ACAR, Oktay RIFAT, Kuzguncuk’un diğer sakinleri Lakerdacı Marko, Bahriyeli Sabri, Berber Muzaffer, Bekçi Recep, Gemici Hidayet, Kamarot Mehmet, Midyeci Stelyo, Dökümcü Muharrem, Şoför Ahmet, Kavanoz Suavi, Ciğerci Muammer, Kör Mustafa, Bandocu Adnan, Amigo Bahattin, Balıkçı Pandelli, Kuzguncuklu Abuş, Hüsamettin Kaptan, Motorcu Bahattin, Dişçi Şerafettin, Polis Mustafa, Kabzımal Muaffak, Garson Recep, Albay Hakkı, Emektar Sevim, Fıçıcı Niyazi, Paçavracı Muhlis, Köfte Tuncer,

Güzelhisar, Boğaziçi, Halas ve tüm anılar için kaldırın...

düş hekimi yalçın ergir http://www.ergir.com
 

 
1950’ler ;
Kuzguncuk’ta İkinci Çocuk


Merhaba,

İlişikteki attachment'ı bir arkadaşım gönderdi. İçeriği beni olağanüstü duygulandırdı. Sizi de etkileyeceğini sanıyorum.

Arka fondaki çocukluğumun en güzel alaturka ezgilerinden 'mahur semayi' eşliğinde verilen metin benim için de çok anlamlı.

Şöyle ki;

Metinde bir ara sözü geçen 'Emekli Paşa' benim çok yakınım.

Hep 'amca' olarak bildiğim Kuleli Askeri Lisesi eski komutanlarından Mühendis General İhsan AKSOLEY. Ve yine hep 'teyze' olarak bildiğim Eski CHP milletvekillerinden Mebrure AKSOLEY'in eşi.

Kuzguncuk'ta oturdukları Şevket MOCAN'ın yanındaki bu yalı'da benim çok anılarım var.

"Daimî yatılı" olduğum aynı 50'li ortaokul ve lise yıllarımda, birçok haftasonunu o yalıda geçirdim.
Mebrure teyze çok iyi alaturka piyano çalardı. Onun piyanosundan çıkan ezgiler hala kulaklarımda. En çok ta 'tahirbuselik'i severdim.

Metinde Paşa'yla ilgili anlatılan 'her cumartesi öğrencileri selamlama olayı' 19 Mayıslar'da doruğa çıkardı.

Bu olayı anlatmadan geçemedim:

Her 19 Mayıs'ın yalı mensupları için ayrı bir anlamı vardı. O sabah Paşa güneş doğmadan kalkardı.
Sinekkaydı traş olur, kravatını itinayla bağlar ve en güzel sivil kostümünü giyerdi. Saat yedi civarında, çaresiz uyanmış, yalı mensuplarının itirazlarına rağmen, henüz gecenin nemini atamamış rıhtıma çıkar en az 1 saat (evet 1 saat ) sonra Kuleliden yola çıkacak vapurun yolunu gözlemeye başlardı.

Her 19 Mayıs'ta İnönü Stadında yapacakları gösteriye gitmek için doluştukları Şehir Hatları Vapuruyla ayrıldıkları Kuleli'den sonra vapur İhsan Amca'nın yalısı önünde sürüklenmeyecek kadar kısa süre rölanti pozisyonunda durur, öğrencilerin ününü abilerinden duydukları efsanevi İhsan Paşa'ya tezahürat yapma olanağını sağlardı.

Vapur Yalı'ya daha 100 metre yaklaşmadan öğrencilerin "Paşa Baba, Çok yaşa" sesleri duyulmaya başlardı bile. İşte o andan sonra rıhtımın en önündeki Paşa'nın arkasına dizilmiş bizler de onun hissiyatına ortak olmaya başlardık.

Tüm öğrencilerin Yalı tarafına yığılması nedeniyle vapurun o yöne yatması adeta trans halinde bile olsa eski komutanı vazifeye çağırır "evlatlarım evlatlarım, lütfen öbür yana, öbür yana" diye bağırmaya başlardı.

10 dakikalık bu seremoniden sonra düdük sesleri arasında vapur giderek küçülen siluetiyle Karaköy'e doğru devam ederdi. Bu noktoda herkes içeri girmesi için ısrarın fayda vermeyeceğine inandığından , artık çoktan görünmez hale gelmiş vapurun varsayıldığı noktayı hala selamlayan Paşa'yı rıhtımda yalnız bırakarak, yalıya girerdi.

Bana ve Ablam'a büyük emekleri geçmiş bu iki insanı rahmetle anıyor, "Nur içinde yatsınlar" diyorum.


Sevgiler,

Oğuz ÖZTUZCU
 


EK:Kuzguncuk'ta bir çocuk.pps

Yorumlar

0Mustafa SEVİMLİ25-04-2010 19:49#3
Sayın,Kamuran BAYRAKTAR

Merhaba

Sitemize ilgi ve yazınız için teşekkürler. Bir vesile ile ve tesadüfen de olsa böyle güzel buluşmalar ve geçmişi anmak tarifsiz güzel oluyor.

Bizler için de Beylerbeyi'nde ve hemen bitişiği Kuzguncuk'da bulunmak, orada yaşadıklarımızı tekrar yâd etmek, yaşama sevincimizi arttırıyor.

Geçen yaz sonu kısa da olsa oraları tekrar ziyaret fırsatım oldu. Çok duygulu anlar yaşadım. Ne mutlu sizlere ki halen oranın havasını teneffüs etmektesiniz.

Sağlık ve mutluluklarınız daim olsun.

Selamlarımla
Mustafa SEVİMLİ
0Kamuran Bayraktar25-04-2010 16:01#2
Merhaba Mustafa bey ;
Tesadüf sonucu yazınızı dün akşam okudum bir Kuzguncukta yaşayan olarak hikayede isimleri geçen herkesi bir şekilde tanıyorum ,mesela bandocu Adnan amca komşumuz ,Polis Şaban amca halen yaşıyor ,polis Mustafa eşimin dedesi bunun gibi ,esas en güzeli Oguz beyin bahsettiği yalıda büyüdüm vede bire bir anlatılanları yaşadım o güzel insanları bir kez daha anmış olduk size böyle bir imkan duyduğunuz için teşekkür ederim
0Mustafa SEVİMLİ13-08-2009 21:06#1
"BANDOCU ADNAN"
(KUZGUNCUK'TA BİR ÇOCUK)başlıklı yazının son paragrafında adı geçen Bandocu Adnan, ilk kurulan Deniz Bandosunun Astsubayları'ndandır.Kendisi Kuzguncuk'un Beylerbeyi'ne bakan yamacında, Nakkaş Tepe'ye çıkan yol üstündeki tarihi şirin bir evde yaşıyordu. Bir cumartesi izinimizde Nakkaş Tepeye Boğaz manzarası seyretmek için çıkarken, evinin önünde karşılaştık,tan ıştık, sohbet ettik. Okulumuzun kuruluş yıldönümü törenlerine, duayen meslektaşlarımı zdan Emekli Deniz Astsubay, sinema ve tiyatro sanatçısı,rahme tli Hulûsi KENTMEN'in çağırılıp, kendisinin çağırılmayışına sitem etmişti. Hakkını helâl et, "Bandocu Adnan"...

Hepsi nur içinde yatsınlar, rahmetle anıyoruz.

Selamlarımla.

Mustafa SEVİMLİ
İzmir-2009

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yapabilir. Yorum yapmak için lütfen KAYIT olunuz...

GİRİŞ






Kullanıcı Adı/Şifremi Unuttum?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

DUYURULAR

  • 0
  • 1
prev
next
News image

DENİZ ASTSUBAY OKULU MARŞI

Çelikten kalbimizde vatanın sevgisi varGözlerimiz enginde düşmandan bir iz a...

1971 Mezunları Dün ve Bugün

 Alfabetik Sıralı İsim Listesi Bu renkte yazılı isimlerin üstüne tıklars...

Video Galeriden

genclige-hitabe

Yeni Uyelerimiz

ALİ FAİK AYAN 2016-01-29
mustafaefe 2016-01-18
donmezh 2016-01-08

Kimler Sitede?

Hiç bir üye sitede değil
074685
BugünBugün83
DünDün233
Online.Uye: 0
Online.Konuk: 1
Toplam.Uye: 359